sait.karagoz.sitemynet.com
email2.gif

Anasayfam
Cemil Meriçten
Öyküler
Afyonkarahisar

Öyküler


DERLENMİŞ KISA ÖYKÜLER

iki__ocuk12.jpg

İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAK
Bir hikaye,
İki arkadaşın çölde yürüdüğünü anlatır. Yolculuğun bir noktasında bir münakaşa olur ve biri diğerine tokat atar. Tokadı yiyenin canı acır ama hiç bir şey söylemeden kuma şöyle yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİ TOKATLADI".
Bir vahaya gelene kadar yürümeye devam ederler ve suya girmeye karar verirler. Tokadı yiyen bataklığa saplanır ve boğulmaya başlar ama arkadaşı kurtarır. Boğulmadan kurtulduktan sonra bir taşa şöyle yazar :

"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM HAYATIMI KURTARDI".
Tokadı atan ve hayat kurtaran sorar: "Canını acıttığımda kuma yazdın, neden şimdi taşa?" Diğeri cevaplar: "Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı silebilsin, ama biri bizim için iyi bir şey yaparsa taşa kazımalıyız ki hiç bir rüzgar silemesin.

"ACILARINIZI KUMA VE İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAYI ÖĞRENİN".
Özel bir kimseyi bulmak bir dakika alır ve unutmak ise bir ömrü. Bu mesajı hiç unutmaya- cağınız kimselere gönderin. Bu onları hiç unutmayacağınızı bildiren bir mesajdır. Eğer yollamazsanız bu, telaş içinde olduğunuzu ve onları unuttuğunuzu gösterir. Yaşamak için zaman ayırın.



untitled_-_5.jpg

Tek kollu judocu

10 yaşındaki bir Japon çocuğunun en büyük hayalidir, dünyaca ünlü bir judocu olmak... Ama beklenmedik bir trafik kazası tüm hayallerini yok eder. Sol kolunu tam omuz hizasından kaybetmiştir. Yıkılır... Tek kolla nasıl judocu olunur ki?

Ama gene de ailesi oyalansın diye, onu Japonya’nın en ünlü judo hocalarından birinin yanına verir.

Hoca, tek kollu çocuğa, tek kolla yapabileceği bir fırlatma hareketini gösterir... Üzerinde çalışmaya başlarlar.. Çocuk iki haftada hareketi ezberler.. Hocası "Güzel oldu" der.. "Şimdi daha hızlı yapmaya çalış bakalım.."

Oğlan zamanla hareketi şimşek hızı ile yapmaya başlar.. Sonra hocasına gider.. "Bu hareketi çok iyi öğrendim artık. Bir başka harekete geçebiliriz."

"Başka harekete gerek yok" der Hoca.. "Sen sadece bu hareketi bileceksin, bu harekete çalışacaksın ve bu hareketi dünyada en iyi yapan olacaksın, o sana yeter.."

Çalışmalar aylarca sürer.. Günün birinde Hoca öğrencisine artık turnuvaya katılma zamanının geldiğini söyler..

Tek kol, tek hareketle judo turnuzvasına katılmak mı? Oğlan itiraz edecek olur.. Hocası "Sen öğrendiğin hareketi yap, gerisini merak etme" diye öğütler..

Başlar turnuva.. Bizimki ilk turları şaşılacak bir hız ve kolaylıkla geçip, finale gelir. Finalde karşısına, iki misli cüssesi ile yörenin en büyük judocusu çıkar.. Hocası "Kendi oyununu yap, gerisi tamam" der gene.

Karşısında yarısı kadar üstelik de tek kollu çocuğu gören dev gibi rakibi biraz da umursamaz yaklaşınca, kendini bir anda önce havada, sonra yerde bulur..

Tek kollu çocuk turnuvayı kazanmıştır.. Kucağında kupası büyük bir mutluluk içinde evine dönerken dayanamaz ve sorar:

"Hocam ben bunların hepsini nasıl yendim?"

Hocası gülümser..

"Zaferinin iki sırrı var oğlum.. Birincisi, judonun en zor fırlatma hareketlerinden birini mükemmel öğrendin. İkincisi, bu öğrendiğin harekete karşı bir tek savunma hamlesi vardır.. Hareketi yapanın sol kolunu tutmak!.."

arkadaş

Savaşın en kanlı günlerinden biri.. Asker,en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:

- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..

- Delirdin mi? der gibi baktı teğmen... Gitmeye değer mi?.
Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile...
Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.

- Asker ısrar etti ve teğmen "Peki" dedi.."Git o zaman."

İnanılması güç bir mucize... Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü...

Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askere baktı. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:

- Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Asker zaten ölmüş...

- Değdi teğmenim, dedi asker...

- Nasıl değdi? dedi teğmen... Bu adam ölmüş görmüyor musun?..

- Gene de değdi komutanım... Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı...
Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için... Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı...
Geleceğini biliyordum!..

su_adam1.jpg

"2070'ten mektup var!..

2070 yılındayız. 50. yaşımı yeni kutladım ama ben 85 yaşında bir adam gibi görünüyorum. Yeterli su içemediğim için böbrek hastasıyım. Yaşayacak fazla vaktim kaldığını sanmıyorum. Toplumumuzdaki yaşlı insanlar arasındayım.

5 yaşında küçük bir çocuk olduğum günleri gayet iyi hatırlıyorum. Parklarda yüzlerce ağacın olduğu, evleri kocaman bahçelerin kuşattığı günlerdi o günler. Dilediğimizce duş yapabiliyorduk. Oysa bugün sadece derimizi özel yağlı havlularla silerek temizlenmeye çalışıyoruz.

Önceleri kadınlarımızın harika uzun saçları vardı. Oysa şimdi su kullanmadan temiz tutabilmek için kadını erkeği saçlarımızı kazıtmak zorundayız. Eskiden babam evimizin bahçesinde hortumla arabamızı yıkardı. Şimdi çocuklarım suyun bu türlü pervasızca kullanılabileceğini kabul bile edemiyorlar.

Küçükkken her tarafta "SUYU KORUYUN, İDARELİ KULLANIN" yazan afişler vardı. Televizyon ve radyolar sık sık bu konuyu gündeme getirir, insanları uyarırdı. Ama hiç kimse aldırış etmedi. Hepimiz suyun sonsuza kadar yeteceğini sandık. Oysa şu anda tüm nehirler, göller, yeraltı suları, barajlar kurumuş durumda.

Endüstri durma noktasında, işsizlik korkunç boyutlarda. Çalışanlar maaşlarının bir kısmını içme suyu olarak alıyorlar. Bir kavanoz su için suç işleyenlerin sayısı hergün artıyor. Yiyeceklerin %80'i sentetik.

Eskiden insanlara günde 8 bardak su içmeleri önerilirdi. Bugün ise yarım bardaktan fazla içme şansım yok. Tek kullanımlık giyeceklerimiz var. Bu da atık madde miktarını büyük ölçüde artırıyor. Tuvalet için özel tanklar kullanıyoruz çünkü su kaybından dolayı kanalizasyon sistemi çalıştırılmıyor.

İnsanların dış görünüşleri içler acısı. Susuzluktan kurumuş, kırışmış vücutlar, ozon tabakasının yok denecek seviyeye gelmesinde sonra oluşan yüksek radyosyon nedeniyle büyük lekeler. Deri kanseri, bağırsak enfeksiyonları, böbrek hastalıkları ölümlerin başlıca nedenleri.

Derideki kuruluk nedeniyle 20 yaşında 40 yaşında görünen insanlar dolaşıyor etrafta. Bilim adamları üzerinde çalışıyor ama henüz bir çare bulmayı başaramadılar.

Su üretilemiyor. Ağaçların yok olmasyla birlikte oksijen ve bitkisel gıdalarda yok olmakta. Bu da insan zekasının giderek durgunlaşmasına neden oluyor.

Erkeklerin sperm morfolojisi şekil değiştirmiş durumda. Bebekler genellikle zeka gerilikleri, şekil bozuklukları ile beraber doğuyorlar.

Yetişkin her insan günlük 137 m3 hava için para ödemek zorunda. Bu parayı ödeyemeyenler, güneş enerjisi ile çalışan mekanik ciğerlerde üretilen hava üflenen bölgelere alınmıyorlar. Hava kalitesi iyi deği ama en azından insanlar nefes alabiliyorlar. Ortalama yaşam süresi 35 yıl civarında.

Bazı ülkelerde nehir kenarlarında yeşil alanlar halen mevcut. Bunlar da ordu korumasında. Su altın ve gümüşten daha değerli bir servet artık.

Yaşadığım yerde hiç ağaç yok. Çünkü yağmur yağmıyor. Arasıra serpiştiren de sadece asit. Mevsimler yok oldu denilebilir.

Çevreye sahip çıkmamız konusunda çok uyarıldık ama hiçbirimiz aldırış etmedik.

Bazen oğlum çocukluğumu anlatmamı istiyor. Ona yeşil tarlaları, yağmuru, o güzelim çiçekleri, içemeyeceğimiz kadar çok suyu ve sağlıklı insanları anlatıyorum. Oğlum dinliyor, dinliyor ve soruyor: "Baba, peki bu suya ne oldu?" İşte o zaman sanki boğazım sıkılıyor. Çünkü suçlu olan neslin üyesiyim. Çevreyi hiçe sayan, uyarılara kulan asmayan bir neslin ferdiyim. Ve şimdi bu büyük suçun faturasını bizim çocuklarımız ödüyor.

Yakın bir gelecekte, geri dönülmez bir noktaya gelen bu çöküş Dünyayı üzerinde yaşanılamaz hale getirecek. Ah keşke elimde bir güç olsa ve geçmişe dönüp insanlara "Dünyayı kurtarmak için hala bir şansınız var!" diyebilsem LÜTFEN SİZİN ORALARDA SU VARSA ŞİMDİDEN ÖNLEMİNİZİ ALIN.............

ÖYLE BİR ÖMÜR GEÇİR Kİ…

Gürültünün, patırtının ortasında sükunetle dolaş. Sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma….

Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış…

Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun…

Bağışla ve unut… ama kimseye teslim olma…
İçten ol… telaşsız,kısa ve açık,seçik konuş…

Başkalarına kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları ; çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil,başarılarının da tadının çıkarmaya çalış!!!

İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen…. Hayattaki dayanağın odur…

Seveceğin bir iş seçersen , yaşamında bir bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın…
İşini öyle sev ki;başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken,verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olasın…

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol…
Sevmediğin zaman sever gibi yapma ..
Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme…

İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz…

Ve unutma ki;insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri , sonsuzluktaki bir kumsalda tek bir kum taneciğinden fazla değildir..

Aşka burun kıvırma sakın ; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir.. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma..

Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et… ilkinin acısı bir an , diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürecektir…

Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda mağlup olman bile zafer sayılır..

Bu dünyada en büyük silah dürüstlüktür..

Yılların geçmesine öfkelenme… gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe…

Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme…

Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman yelkenlerini rüzgara göre ayarla… çünkü dünya,karşılaştığın fırtınalarla değil , gemiyi limana getirip, getiremediğinle ilgilenir…

Ara sıra isyana yönelecek olsanda hatırla ki; evreni yargılamak imkansızdır… onun içinde kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol…

Hatırlar mısın doğduğun zamanları ???
Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu…
Öyle bir ömür geçir ki,herkes ağlasın sen öldüğünde … sen mutlulukla gülümse…

Sabırlı,sevecen ve erdemli ol.Önünde sonunda bütün servetin kendinsin…

Görmeye çalış ki,bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya, yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır…

( M.Ö. 9. y.y. yaşamış xsentius tarafından
yazılmış bir öğütler bildirgesidir.)

311 NUMARALI ODANIN ESRARI

Güney Afrikanın Cape Town şehrindeki bir hastanede devamlı esrarengiz ölümler oluyordu. Hemşireler haftalardır üst üste her cuma günü 311 numaralı yoğun bakım odasına yatırılan hastaları ölü bulmaktaydılar. Bu sırlı ölümlere uzun süre açıklama getirilemedi. Herkes meselenin çözülmesi için seferber olmuştu.
Uzmanlar odanın havasını bakteriyolojik bakımdan kontrol ettiler. Güney Afrikanın önde gelen bilim adamları ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüşmeler yaptılar. Hatta işin içine polis girdi ve akla gelen her ihtimali tek tek değerlendirdi,ancak onların araştırmaları da sonuçsuz kaldı. Tabi bu arada 311 numaralı odadaki hastalar sebepsiz ölmeye devam ediyorlardı. Son çare olarak oda devamlı olarak gözetim altına alındı ve ölümlerin sebebi ortaya çıktı.
Sonuç çok trajikomikti. Cuma sabahı saat da odaları temizleyen temizlikçi kadının, hastanın bağlı olduğu solunum cihazının fişini çekerek kendi elektrik süpürgesinin fişini taktığı ve işini bitirdikten sonra cihazın fişini tekrar yerine takıp gittiği görüldü.

bozkurt11.jpg

İYİLİKLER UNUTULUR MU?

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmışlar. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü def edemez. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar:

"Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."
Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır.
Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar.

"Çok teşekkür ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın" "Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar.
"Bir dakika" diye seslenir kurt: Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok."
Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım." "Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur" der kurt.
"Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım."
Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.
Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. "Ne vefası" der kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu..."
Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar.
"Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek, "Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur..."
Kurt köylüye döner, "İşte gördün" der.
Köylü de son bir çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye" diye cevap verir. Bu kez karşılarına bir tilki çıkar.
Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir.
"Her şeyi anladım da" der tilki "Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?
" Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: "Gözümle görmeden inanmam..." İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar.
Köylü eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner "Sana minettarım beni bukurttan kurtardın" der.
Tilki de "Benim için bir zevkti" diye cevap verir.
O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter:
"Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş..."

kurt_1.jpg

AYAKKABICI

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı.
Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle...

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.

Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.
Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika

Çocuk, ona dönerek:
Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
Bence önemli değil!. diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı.
Kiminin de aklı ya da imânı.

Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
Keşke imanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?

Çok basit!. dedi, adam. Eğer imanımız yoksa, cennete giremeyiz.
Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler...

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
Baktığın ayakkabı, sana yakışır!.. dedi. Denemek ister misin?

Çocuk, başını yanlara sallayıp:
Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.

İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.

Çocuk biraz düşünüp:
Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?

Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.

Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.

İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.

Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur.

Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi.
İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.

Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?

Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi.
Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.

Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
Babam haklıymış! dedi.
Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!...demişti.


ÇOCUK VE BALON

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmis gibi takip ederken, saskinligini gizliyemiyordu. Onu hayrete düsüren sey, "Bizim eve bile sigmaz" dedigi o güzelim balonlarin adami nasil havaya kaldirmadigi idi. Baloncu dinlenmek için durakladiginda o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamin kendisine baktigini farkederek ona dogru yaklasti ve bütün cesaretini toplayarak:

-Baloncu amca, dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı.

Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:

-Paran var mi? diye sordu. sen onu söyle.

-Bayramda vardi, diye atildi çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.

-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.

Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayirmadigi gözleri dolu dolu olmus, yürümeye bile mecalikalmamisti. Bir kaç adim attiktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktiginda, gördüklerine inanamadi.Balonlar, her nasilsa adamin elinden kurtulmus ve yol kenarindaki büyük bir akasya agacinin dallarina takilmisti. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona dogru dönerek:

-Küçük, diye seslendi. Balonlari agaçtan kurtarirsan birini sana veririm.

Yapilan teklif, yavrucagin aklini basindan almisti. Kosarak agacin altina dogru yöneldi ve ayakkabilarini aceleyle firlatip tirmanmaya basladi. Hedefine adim-adim yaklasirken duydugu heyecan, bacaklarini kanatan akasya dikenlerinin acisini hissettirmiyordu. Sincap çevikligiyle balonlara ulastiginda bir müddet onlari seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkitti. Ancak balonlardan birisi iyice sikistigindan digerlerinden ayrilmis ve agaçta kalmisti. Çocuk onu kurtarmaya kalkissa, dikenlerden patlayacagini çok iyi biliyordu. ister istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adam dönerek:

-Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?

Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:

-Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. istersen çık al.

Çocuk bu sefer ayakta bile duramadi. Kaldirim kenarina oturup baloncunun uzaklasmasini bekledikten sonra, dallar arasinda parlayan balona uzun uzun bakarak:

"Olsun", diye mırıldandı. "Olsun." Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artık..

(Yazarı bilinmiyor)


sait.karagoz@mynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın